12. İmam Hz. Muhammed Mehdi (af)'nin İmametinin Başlaması
11. İmam Hz. Hasan Akseri (as)'ın şehadeti sonrası, beşeriyet kurtarıcısı ve adalet güneşi 12. İmam Sahib-uz Zaman Hz. Muhammed Mehdi (af) ağamızın imamet dönemi başlamış oldu.
Hicri 260 yılından, 329 yılına kadar yani 69 yıllık süre, Hz Muhammed Mehdi (as) ın Gaybet-i Suğra küçük gizlilik- dönemidir.[1] O tarih'ten itibaren Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın zuhur edeceği zamana kadar geçen süreç Gaybet-i Kübra -büyük gizlilik- dönemidir.
Gaybet-i Suğra da halkın Hz. Muhammed Mehdi (as) ile irtibatı tamamen kesilmemekle beraber sınırlıydı. Ehl-i Beyt as dostları, Ehl-i Beyt Mektebi'nin as büyüklerinden olan özel naipler vasıtasıyla sorunlarını İmam a as iletip cevap alabiliyorlardı. Bu dönem, halk ile İmam as arasındaki irtibatın tamamen kesildiği ve halkın, İmam ın as genel vekilleri olan Ehl-i Beyt as Mektebi'ne bağlı müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevlendirildiği Gaybet-i Kübra; dönemine bir hazırlık olarak tanımlanabilir.
Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (as) ile sağlanan irtibat ve bu süreç zarfında Ehl-i Beyt as dostlarından bazılarının Hz. Muhammed Mehdi (as) ;ın huzuruna varmaları, onun doğum ve hayatı meselesini de daha fazla sabitleştirdi. Eğer Gaybet-i Kübra bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti. Allah Subhaneau Teala kendi hikmetiyle, (Islam Peygamberi (saa) ve İmamlar (as) ın da bildirdikleri gibi) Ehl-i Beyt as izleyicilerinin İmamlara as olan inançlarının sarsılmaması, Hz. Muhammed Mehdi (as) ;ı ve ilay-i kurtuluşu beklemeleri, gaybet zamanında Allah’ın cc dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın kıyamı için Allah’ın cc emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, Hz. Muhammed Mehdi (af) için iki çeşit gaybet takdir etti.
Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt as büyüklerinden dört kişi Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın özel naibi olmuştur. Onlar İmam’ın as huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a as iletir, İmam’ın as da mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirlerdi.
Bu dört naibin dışında İmam (as)’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı; onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam (as)’a ulaştırıyorlardı. İmam (as) tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı.[2] Merhum Seyyid Muhsin Emin'in belirttiği gibi, dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler, diğerleri ise bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi. Bu vekiller arasında Ebu Hüseyin Muhammed bin Cafer bin Esad, Ahmed bin İshak-ı Eş’ari, İbrahim bin Muhammed-i Hamedani ve Ahmed bin Hamza bin Yesee gibi müminler vardır.[3]
Dört naip ise sırasıyla şunlardır:
1- Ebu Amr Osman bin Said-i Amri,
2- Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri,
3- Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti,
4- Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semeri.
Ebu Amr Osman bin Said-i Amri:
Ebu Amr Osman bin Said, halkın güvenine mazhar olan çok değerli bir şahsiyet idi. Hz. İmam Muhammed Hadi (as) ile Hz. İmam Hasan Askeri (as)’ın vekilliğini yapmıştır.[4] O, Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın emri ile Hz. Hasan Askeri (as)’ın kefenleme ve defnetme işlemini de üzerine almıştır.[5] Ona, Askeriyeye ait mahalle de ikamet ettiğinden dolayı “Askeri” lakabı verilmişti. O, saray memurlarının, İmam (as)'a yaptığı hizmeti farketmemeleri için yağ satıcılığı yapar, [6] Ehl-i Beyt as dostlarının Hz. Hasan Askeri as ve İmam Ali Hadi (as)’a gönderdikleri humus ve zekatı yağ kaplarına koyarak İmam'a as ulaştırırdı.[7] Ahmed bin İshak-i Kummi der ki: “İmam Ali Hâdi'nin (as) huzuruna müşerref olup, arz ettim ki: “Ben her zaman burada (Samirra’da) olamıyorum, sadece burada bulunduğum zamanlar sizi ziyaret etme şerefine nail olabiliyorum, böyle zamanlarda bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?”
İmam as buyurdu ki: “Bu Ebu Amr (Osman bin Said-i Amri), güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.”
Ahmed bin İshak der ki: “İmam Ali Hâdi (as)'ın vefatından sonra, İmam Hasan Askeri (as)'ın yanına gittim ve aynı sözümü ona da tekrarladım, o hazret de değerli babaları gibi: ‘Ebu Amr, emin ve geçmiş İmamlar’ın güvenini kazanmış, benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size bir şey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır’ dedi.” [8]
Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri (as)’dan sonra 12. İmam Muhammed Mehdi (as)’ın fermanı üzerine naipliğini üstlendi. Ehl-i Beyt as dostları sorunlarını ona iletiyor, İmam'ın as cevabı da onun vasıtasıyla onlara ulaşıyordu. [9]
Ehl-i Beyt as Mektebi'nin büyük şahsiyetlerinden rahmetli Muhakkik Damad “Sırat-ı Müstakim” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Şeyh Osman bin Said-i Amri, İbn-i Ebi Ganim-i Gazvini’nin ‘İmam Ali Hâdi (as) vefat ettiği zaman evladı yoktu!’ dediğini, bunun üzerine Ehl-i Beyt as dostlarının onunla kavga edip İmam'a as bir mektup yazdıklarını ve bunun üzerine İmam’ın as onu yalanlayan bir mektup yazdığını ve cevabının, Ehl-i Beyt as dostlarına bir delil, mucize olması için de bu mektubu mürekkepsiz, yani kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam (as) tarafından verilen cevabın metni şöyledir:
“Bismillahirrahmanirrahim.
Allah cc sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubun din ve emir sahiplerinin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize ulaştı. Bu haber bizi üzgün ve müteessir etti, elbette bu üzgünlük asıl sizin içindir; bizim için değil. Çünkü Allah cc ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah cc yarattı, diğer yaratıkları da bizim hürmetimize ihya etti. Niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan (as) size ulaşan şeyin gerçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaim (as)’ın gaybet edeceğini bildirdiler)? Acaba Allah Subhaneau Teala'nın, Adem'in as zamanından geçmiş İmam'ın as zamanına kadar halkın sığınması için sığınaklar ve aracılıklarıyla halkın hidayet bulacağı alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını, bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi? Allah’ın cc geçmiş İmam (on birinci İmam)’ın ruhunu aldıktan sonra kendi dinini batıl mı ettiğini sanıyorsunuz? Yaratıklarını kendine hidayet edecek sebep ve vesilelerden yoksun bıraktığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın cc emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan cc korkun, bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah cc bana ve size şahittir. [10]
Osman bin Said, ölümünden önce 12. İmam Muhammed Mehdi (as)’ın emriyle oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ı 12. İmam Muhammed Mehdi (as)’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.
Muhammed bin Osman da babası gibi Ehl-i Beyt as Mektebi'nin büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Ehl-i Beyt as dostlarının güven ve saygısını kazanmıştı. Hz. Hasan Askeri (as) da onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu daha önceden belirtmişti. Ehl-i Beyt as Mektebi'nin büyük şahsiyeti rahmetli Hz. Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Ehl-i Beyt as dostları onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[11]
Birinci naip Osman bin Said’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında Hz. Muhammed Mehdi (as) tarafından şöyle bir tevki[12] gelmiştir:
“Doğrusu biz Allah’tanız cc ve yine ona dönenleriz. O’nun emrine teslim ve O’nun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve tertemiz öldü. Allah cc ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a cc, İmamlar’a as yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah cc onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”
Tevki’nin diğer bir kısmında ise şöyle buyurmuştur:
“Allah cc senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah cc, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki, Allah cc ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a cc hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın cc seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah cc yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.” [13]
Ehl-i Beyt as Mektebi'nin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Henüz Osman bin Said dünyadan göçmeden 12. İmam Hz. Muhammed Mehdi (as), bize kendi el yazısıyla gönderdiği bir mektupta Ebu Caferi (Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri), babasının yerine atadığını bize bildirmişti.[14]
Yine 12. İmam Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın İshak bin Yakub-ı Kuleyni’ye cevap olarak yazdıkları başka bir tevkide şunlar yer almıştır:
“...ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah cc ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.” [15]
Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Muhammed bin Osman'dan Hz. Muhammed Mehdi'yi as gördün mü diye sordum buyurdu ki:
-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: “Allah'ım! cc Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir.”[16] Yine Müstacar’de[17] onun: “Allah'ım cc düşmanlarımdan intikam al” dediğini gördüm.”[18]
Yine Muhammed bin Osman diyor ki: “Hz. Muhammed Mehdi (as) her yıl hac töreninde hazır bulunur, milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz.”[19]
Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an-i Kerim den ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkardı.[20]
Bu değerli zat, ölmeden önce öleceği günü haber vermiş ve haber verdiği günde de vefat etmiştir.[21] Bu zat, 12.İmam Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın emriyle vefat etmeden önce ziyaretine gelen Ehl-i Beyt as büyüklerinden bir gruba; Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıtarak: “O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz” buyurmuştur.[22] Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etmiştir.[23]
Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti:
Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu. Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Hatta Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.[24] Bu arada Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: “İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmiştir.” Bunun üzerine Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturtmuş, kendisi de onun ayak tarafına geçmiştir.[25]
Hz. Muhammed Mehdi (as) tarafından, Hüseyin bin Ruh hakkında gelen tevki şöyledir:
“Biz onu tanıyoruz, Allah Subhanaeu Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Kalbimizde onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah cc iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah cc, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a cc hamd olsun ve Allah’ın cc selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed Mustafa'ya saa ve Ehl-i Beyt’ine as olsun.”
Bu tevki hicri kameri 305 yılında, Şevval ayının 6'sında, pazar günü gönderilmiştir.[26] Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den “Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?” diye sorduklarında şöyle demiştir:
-Onlar (İmamlar-as-), herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse daha liyakatli ve daha münasiptir. Ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Muhammed Mehdi (as)'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyin bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Muhammed Mehdi (as)'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle tartışmaya girseydim ) zor durumda kalsaydım (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın af yerini bildirmem mümkündü. Ama Ebul Kasım (sır saklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam af onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler, yine de ondan ayılmaz (ve onu düşmana göstermez).[27]
Ebu’l Kasım Hüseyin bin Ruh, yaklaşık 21 yıl İmam’ın as naipliğini yapmış, 'ölme'den önce İmam’ın af emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bırakmıştır. O, hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etmiştir; mezarı Bağdat’tadır.
Ali bin Muhammed-i Semeri:
“Muntehe’l-Makal” kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir şahsiyete sahipti. Bu değerli zat, 12. İmam Hz. Muhammed Mehdi (as)’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam (as)’ın sefiri olarak Ehl-i Beyt as dostlarının sorunlarını halletmek için görevlendirilmiştir.”[28]
Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: “Ebu’l Hasan Semeri, bir gün yanındaki insanlara, ‘Allah cc size Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şu anda dünyadan göçtü’ buyurdu. Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.”
Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etmiştir.[29] Vefatından önce Ehl-i Beyt as dostlarından bir grup onun etrafında toplanarak: “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir:
“Ben bu konuda bir kimseye vasiyet etmekle görevli değilim.”[30] Sonra da Hz. Muhammed Mehdi (as) tarafından bu konuda gönderilen hükmü Ehl-i Beyt as dostlarına gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir:
Bismillahirrahmanirrahim.
Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah cc senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünya'dan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Subhaneau Teala izin vermedikçe zuhur olmayacaktır. Zuhur, ancak O’nun izniyle olacaktır. Bu da ancak uzun bir zaman sonra, kalplerin taş kesilmesi ve yeryüzünün zulümle dolmasından sonra olacaktır. Çok geçmeden izleyicilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibatta olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki, Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık[31] duyulmasından önce bu iddiada bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır cc.[32]
Gerçekten de İmam’ın as buyurduğu gibi Ali bin Muhammed-i Semeri altı gün sonra dar-ı faniden göçmüş ve Helenci caddesinde, Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verilmiştir.[33]
İmam'ın as hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve Müslümanların en çok güvenip itimat ettikleri kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt as muhipleri soru ve müşküllerini onların vasıtasıyla İmam (as)’a ulaştırıyor, İmam (as) da cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt as dostlarına gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündü, hatta yüce şahsiyetli kimselerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın (as) huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak bile oluyorlardı.
Merhum Şeyh Tusi Hazretkeri “İhticac” kitabında şöyle yazar:
“İmam (as)’ın açık emri ve önceki sefirin sonrakini tanıtması ve tayin etmesi olmadan İmam’ın as özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış, Ehl-i Beyt as dostları da, 12. İmam Hz. Muhammed Mehdi (af) tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmedikçe, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.”[34]
Gaybet-i Suğra'nın müddetinin son bulmasıyla Gaybet-i Kübra dönemi başlamış, şimdiye kadar da devam etmektedir. Gaybet-i Suğra döneminde halk, hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevabını Hz. Muhammed Mehdi (as)'dan alabiliyorlardı. Gaybet-i Kübra dönemi başladığı andan itibaren artık bunun mümkün olamayacağı bizzat İmam Mehdi’nin kendisi tarafından hususi sefirler aracılığıyla Ehl-i Beyt as dostlarına bildirilmiştir. Ancak bu dönem de de Ehl-i Beyt as muhipleri öyle sahipsiz olarak kendi başlarına bırakılmamış ve bu dönemde sorunlarının halli için hazretin umumi sefirlerine müracaat etmeleri gerektiği, hususi sefirlerine verilen tevkilerle beyan edilmiştir.
Ehl-i Beyt Mektebi'nin as büyük şahsiyetlerinden olan rahmetli Keşî şöyle yazar: “Hz. Muhammed Mehdi (.s) tarafından gönderilen tevkide şöyle geçmektedir: ‘Artık dostlarımızın, bizce güvenilir olan kimselerin bizden naklettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahaneleri yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bilmekteler.” [35]
Ehl-i Beyt Mektebi'nin as büyük şahsiyetleri olan rahmetli Şeyh Tusi, rahmetli Şeyh Saduk ve rahmetli Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: “Mevlamız Hz. Muhammed Mehdi (as) Ehl-i Beyt Mektebi as izleyicilerinin gaybet zamanındaki vazifeleri hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar, benim sizin üzerinize olan hüccetlerimdir, ben de onlara Allah’ın cc hüccetiyim.”[36]
Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabı ile 6. İmam Hz. Ca'fer-i Sadık (as)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.” [37]
Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerini halletmek hususunda Ehl-i Beyt Mektebi'ne as bağlı fakihler ra sorumlu kılınmıştır. Gerçi Ehl-i Beyt Mektebi'ne as bağlı fakihlerin ra, masum imam'a as ulaşma imkanı olmayanların sorunlarını çözmede fetva ve hüküm verme yetkileri, önceki masum imamlar as tarafından da beyan ve tasvip edilmiştir. Ama Ehl-i Beyt Mektebi'ne as bağlı fakihlerin ra genel anlamdaki resmi görevleri, Gaybet-i Kübra’nın başladığı tarihten itibaren başlamış, 12. İmam Hz. Mehdi (as)’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.
[1] - Rahmetli Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Şia” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını 12. İmam Hz. Muhammed Mehdi’nin as doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).
[11] - Bihar-ul Envar, c.51, s.345-346; Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216 ve 219; El Kunye ve’l-Elkab c.3. s.230.
[12] -“ Tevki" lügatte bir şeyin kenarına yazma, ıstılahta ise padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman (af) tarafından Şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.
Alemlerin nuru, Kainatın efendisi Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.a.), ve 6. imamımız Hz. Caferi Sadık (a.s.)'ın kutlu doğumları münasebetiyle 11 Şubat Cumartesi günü saat 19:00 da Dernek binamızda gerçekleşecek kutlama programına tüm Ehlibeyt Dostlarını bekliyoruz.
Bilgi için Tel.0533 335 58 72
Humus konusu da şia ve Ehl-i sünnet'in ihtilaf ettikleri konulardan birisidir. Leh ve aleyhlerinde herhangi bir hüküm vermeden önce konu hakkında kısa bir açıklamada bulunmamız gerekir.
Kur'an-ı Kerim'le başlayalım; Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'in Enfal suresinin 41 ayetinde şöyle buyuruyor.
"Biliniz ki, kazandığınız her şeyin beşte biri Allah'ın, Resulünün, Peygamber'in yakınlarının, yetimlerin, fakirlerin ve yolda kalanlarındır"
Hz. Resulullah (s.a.a) da şöyle buyurmuştur.
"Ben sizi dört şeye emrediyorum: Allah'a iman etmeyi, namaz kılmayı, zekat vermeyi Ramazan ayında oruç tutmayı ve kazandığınızın humsunu (beşte birini) Allah'a vermeyi."(1)
Buna göre Şia Hz. Resuıuılah (s.a.a)ın emrine uyarak her yıl, yıl boyunca kazandıkları şeyin humsunu veriyorlar. Çünkü ayet ve hadiste geçen "ganimet" kelimesinin Arapça'da mutlak kazanç anlamında olduğuna inanıyorlar. Ama Ehl-i sünnet, ayette geçen "ganimet" kelimesinin savaş esnasında elde edilen ganimet mallar manasına olduğunu söyleyerek humsun yalnızca savaş ganimetierine mahsus olduğu hususunda ittifaka varmışlardır.
Hums konusunda, Şia ve Ehl-i sünnet fırkalarının görüşleri özet olarak bundan ibarettir. Bu konuda her iki fırkanın alimleri tarafından bir çok risaleler yazılmıştır. Allah'ın hükümlerini uygulamayan Ehl-i Beyt'e düşman olan ve müslümanların mallarını heva ve hevesleri uğrunda harcayan Beni Ümeyye hakimleri ile onlara itimat eden alimlerin görüşlerine nasıl güvenebiliriz?
Hums ile ilgili ayeti harpten elde edilen ganimetiere yorumlamalarında şaşılacak bir şey yoktur. Zira ayet harp ayetlerinin arasında yer almıştır. Çoklan bir ayeti açıklamada önceki veya sonraki ayetlerin siyakıyla onu te'vil edip acıklamaya kalkışıyorlar. Yine "Tathir ayeti" nin de peygamberin hanımlarına mahsus olduğunu söylüyorlar. Zira o ayetten önce ve sonraki ayetler Peygamber'in hanımları hakkındadır. Veya:
"Onlar ki altını ve gümüşü hazine edip toplarlar ve onu Allah yolunda harcamazlar, onları acı verici bir azapla müjdele." ( Tevbe / 34) ayetinin Ehl-i Kitab'a mahsus olduğunu söylüyorlar.
Ebuzer, Muaviye ve Osman'la bu ayet hususunda yaptığı tartışmalar yüzünden Rabeze çölüne sürgün edilmiştir. Ebuzer onların altın ve gümüş hazine etmelerini mezkur ayete istinaden kınamıştı. Osman ise kendine bir dayanak bulmak için bu konuyu Ka'b'ul Ahbar'dan sormuş. Ka'b ise bu ayetin Ehl-i Kitab'a mahsus olduğunu söylemiştir. Ebuzer Ka'b'a sinirlenerek "Annen senin yasına otursun ey yahudi çocuğu, dinimizi bize sen mi öğretiyorsun?" diye itirazda bulunmuştur. Bunun üzerine, Osman Ebuzer'i yeryüzünde en kötü saydığı Rabeze çölüne sürgün etmiştir. Ebuzer o çölde yalnız başına vefat etmiş ve yanında bulunan kızı tarafından guslettirilmiştir.
ı - Sahih-i Buhari. c.4. 9.44.
Her insan, hayatın coşkun denizinde, özellikle zorluk ve sıkıntı anlarında, kendi deruni ıstırap ve kaygılarını yatıştırmak için sağlam bir manevi sığınağa ihtiyaç duyar. Gerçek şu ki bu sığınak Allah'ı anmaktan başka bir şey olamaz.
Allah Teala çöyle buyurur:
.Bilin ki, ancak Allah'ı anmakla kalpler güvene kavuşur.(1)
Yüce Allah'ın bizim ibadetimize hiçbir ihtiyacı yoktur; ama bizler, Allah'a ve onunla ilişki vesilesi olan ibadet ve namaza muhtacız. namaz, kul ile Yüce Allah arasında sürekli bir irtibat vesilesidir. Zayıf ve güçsüz insanın, güçlü ve kadir olan Allah Teala ile bu manevi ilişkisi, çeşitli zorluklar karşısında insana güç verir. Hayatın zorluklarında şaşkınlığa uğramış insan, sadece Allah'a yönelmekle huzura kavuşabilir ve namaz insanın Allah'a yönelmesini, O'na bağlanmasını sağlar. Çünkü niyet, iftitah tekbiri, fatiha ve fatihadan sonra bir surenin okunması, rüku, secde, teşehhüt, selam ve namazın diğer vacip ve şartları insanın kalbini Allah'a yönlendirecek özelliğe sahiptir. namaz kılan bir mümin, her gece ve gündüz, beş defa bütün varlığıyla Allah'a yönelmektedir.
Bir pusulanın denizdeki gemiye hedefe doğru kılavuzluk etmesi gibi namaz da mümini, sürekli olarak, en yüce hedef olan lıkaullahh'a (Allah'a kavuşmaya) doğru kılavuzluk etmekte ve onu yanlış yollara sapmaktan korumaktadır.
Resulullah (Allah'ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt'in'e olsun) şöyle buyuruyor:
Mümin namaza başladığında, Allah Teala, namazı bitirinceye kadar lütuf ve merhamet ile ona bakar ve o ilahi merhamet gölgesinde yer alır; onun etrafını göğün ufuklarına kadar melekler sarar ve Yüce Allah bir meleği onun baş ucunda durup şöyle demekle görevlendirir: Ey namaz kılan! Eğer kimin sana baktığını ve kiminle raz-u niyaz ettiğini bilseydin, asla bu yerinden ayrılmazdın ve başka bir şeye ilgi göstermezdin.(2)
Başka bir hadiste de şöyle yer almıştır:
Eğer namaz kılan Allah'ın azamet ve yüceliğinin ne derecede onu sardığını bilseydi, başını secdeden kaldırmak istemezdi.(3)
Sekizinci İmamımız Rıza (a.s) namazın farz oluş hikmetini açıklarken şöyle buyurmuştur:
namaz, kulun kendi Mevla ve yaratıcısını unutmayarak kendi haddini aşmaması için gece-gündüz Allah Teala'yı anmasını sağlar. Allah'ı hatırlamak ve O'nun huzurunda ibadet için kalkmak, insanin günaha düşmesine engel olur ve onu çeşitli fesatlara düşmekten kurtarır.(4)
Yine Resulullah (Allah'ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt'in'e olsun) namaz hakkında soran birisine şöyle buyurmuştur:
namaz dinin hükümlerindendir; Yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak vesilesi ve peygamberlerin apaçık yollarındandır. namaz kılan, melekler tarafından sevilir. namaz; hidayet, iman, marifet ve rızkının bol olmasına vücudunun sıhhatine vesiledir. namaz, şeytanı üzer ve kafirlere karşı da bir silahtır. namaz, duanın icabet olmasına ve diğer amellerin kabul olmasına vesile olur; namaz müminin ahireti için bir azık, ölüm meleğine karşı şefaatçi, kabirde yoldaşı ve sergisi, nekir ve münkerin kabirdeki sorularına karşı cevabı, kıyamet günü namaz kılanın tacı, yüzünün nuru ve elbisesi, ateşe karşı korunağı Yüce Rabbine karşı delili ve bedeninin ateşte yanmaktan koruyucusu, sırattan geçiş izni, hurilerin mihri ve ebedi cennetin karşılığıdır. Kul, namaz ile yüce makamlara ulaşır; çünkü namaz, Allah'ı her eksiklikten tenzih etmek, O'nun tekliğine şahadet getirmek, O'na hamd etmek, tekbir getirmek O'nu övgüyle anmak, takdis etmek, zikir ve dua etmektir.(5)
namaz, Yüce Allah'a karşı şükür etmektir. Allah'ın bize verdiği nimetleri saymak mümkün değildir; bu nimetler karşısında namaz küçük bir teşekkür mesabesindedir.
Dördüncü Masum İmam Zeyn'ul Abidin (a.s) şöyle naklediyor:
Büyükbabam Resulullah (s.a.a), çok ibadet eder ve namaz kılardı; namaz için ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Kendisine, Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen(6) neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun? denince, Resulullah, Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı? diye cevap verdi.(7)
Allah ibadet ve kulluğa layıktır. Hz. Ali (a.s) kendi duasında şöyle diyor:
Allah'ım ben sana cehennemin azabının korkusundan veya cennete olan özentiden ibadet etmiyorum. Seni kulluk edilemeye ve ibadet olunmaya layık bulmuşum; sana ibadetim bu yüzdendir.(8)
namaz kılmak erginlik çağına ulaşan akıl sahibi her insana, tüm şartlarda farzdır. Hatta savaş meydanında savaş halindeki bir kimsenin veya suda boğulmakta olan bir insanın bile namazı belirlenen kısa şekilde yerine getirmesi gerekir.
namazın dindeki manevi önemi yüzünden din önderleri namazı dinin direği olarak nitelendirmiş ve bilerek namaz kılmayanın, dinini tahrip ettiğini açıklamışlardır.(9)
İmam Cafer Sadık (a.s)'dan Yüce Allah'a en güzel yakınlaşmak vesilesi nedir diye sorulunca Allah'ı tanımaktan sonra Allah'a yakın olmak için namazdan daha önemli bir şey olduğunu bilmiyorum demiştir.(10)
Yine buyurmuşlar ki:
Hesap anında her şeyden önce, kul namaz yönünden hesaba çekilecek; eğer namazı kabul olursa, diğer amalleri de kabul olur; eğer namazı reddedilirse, diğer amelleri de reddedilir.(11)
İmam Cafer Sadık (a.s) vefat zamanı yaklaşınca tüm akraba ve yakınlarını çağırarak onlara şöyle demiştir:
Bizim şefaatimiz, namaza önem vermeyen kimseye ulaşmaz.(12)
namaz, Hz Muhammed'in ( Allah'ın salat ve selamı ona ve Ehl-i Beyt'in'e olsun) peygamberlikle görevlendirildiği ilk günlerden itibaren, teşri edilen hükümler arasındadır. Peygamber Hz. Hatice ve o zaman on yaşında olan Ali (a.s) ile birlikte müşriklerin çeşitli eziyetlerine aldırmayarak, Kabe'nin etrafında bu ilahi farizayı yerine getiriyorlardı.
Kur'an-ı Kerim'de namaza çok önem verilmiştir. Kur'an'da, on dört yerde hakkınca namazı yerine getirin, ayakta tutun anlamına gelen ekimu veya ekimne tabirleri ve beş yerde namazı ayakta tut anlamına gelen ekim tabiri yer almıştır. Bir çok ayette de Akame yukımu, yukımune ve mukimin tabirleriyle namazı hakkınca yerine getiren müminlerden söz edilmiş ve övülmüşlerdir.
Bazı ayetlerde namazı hakkınca kılanlardan manevi ticaretlerinde asla zarara uğramayanlar olarak söz edilmiş.(13) Ve bir ayette de müminlerin, sadece namaz kılan zekat veren ve ahirete yakinleri olan kimseler oldukları açıklanmıştır.(14)
Taif Şehrinin halkı İslam'a girmeleri için bazı koşullar öne sürmüş ve bu koşullar arasında namazın kendilerine farz olmaması talebinde bulunmuşlardı; Peygamber onlara verdiği cevapta: Ama namaz ile ilgili koşulunuza gelince, namazsız bir dinin hayrı yoktur diye buyurmuştur.(15)
namazı terk etmek büyük bir günahtır ve insanın dini yönden tamamen düşüşüne ve cehennem azabına duçar olmasına sebep olur.
Allah Teala, Kuran-ı Kerim'de buyuruyor ki, Ahirette bazı suçlulara şöyle sorarlar:
Sizi cehenneme düşüren nedir? Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik.(16)
Allah'ın Rasûlü (s.a.a) o derece mütevazı idi ki fakirler ile oturur, onlarla birlikte yemek yer ve şöyle buyururdu: "Ben de Allah'ın kuluyum, kullar gibi yiyor, kullar gibi oturuyorum."
Zeyd Şehham, imam Cafer Sadık (a.s) 'dan şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah Taala Hz. Muhammed (s.a.a)'i peygamberliğe seçtiği andan o hazretin vefatına dek Peygamber (s.a.a) bir şeye dayanarak yemek yemedi, fakirler gibi yemek yiyor, onlar gibi de oturuyordu.
Zeyd şöyle diyor: Sordum "niçin böyle yapıyordu?" İmam Cafer Sadık (a.s) buyurdu: Allah’u Teala'nın karşısında tevazu için."
Bihar'ul-Envar", 16. Cilt, s.: 261.
Başka bir hadiste İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor:
"Peygamber (s.a.a) hangi eve gitseydi yukarı başa geçmez, öyle kapının yanında otururdu." "Usul-u kafi", El işre kitabı, 6. hadis.
Merhum Deylemi "İrşadul-kulûb" kitabında şöyle yazıyor: "Allah Rasûlü (s.a.a) ayakkabısına ve elbisesine kendisi yama yapardı. Koyunları kendisi sağardı, hizmetçilerle beraber yemek yerdi. Kuru yerde otururdu, ulağa binerdi, çoğu zaman başkalarını da kendi yerinde oturturdu. Evi için kendisi alışveriş yapardı. Hiçbir mahcubiyet çekmeden aldıklarını kendisi eve götürürdü, herkesle - ister büyük, ister küçük, fakir veya zengin - el ile buluşur ve buluştuğu kişi elini çekmeden Peygamber (s.a.a) elini çekmezdi. Karşısına çıkan herkese - büyüklü küçüklü - selam verirdi, kim o Hazreti sofrasına davet etseydi fakir sofrası olsaydı bile, sofrada birkaç hurma olmasına rağmen onların davetini kabul ederdi."
İrşadul-kulûb", 2. cilt, s.: 74.
Şeyh Saduk, İmam Muhammed Bakır (a.s)'dan Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakleder: "Beş şeyden el çekmem: kölelerle beraber yemek yemekten, palan ulağa binmekten, keçiyi kendi elimle sağmaktan, yün elbise giyinmekten, çocuklara selam vermekten…"
"Emali" müellif: Şeyh Saduk, 17-si meclis, hadis 2.
Rivayet olunur ki, Peygamber (s.a.a) seferde idi, yemek için bir koyun kesilmesini emretti. Ashaptan biri: Onu kesmek bana ait. Başkası; derisini yüzmek de bana ait. Başka biri de; pişirmek de bana ait, dedi. Böylece herkes bir işi kendisi üstlendi. Resûl-i Ekrem (s.a.a) buyurdu: Öyle ise ocağı yakmak için odun toplamak da bana ait dedi. Ashabı dedi ki: Ey Allah'ın Resulü, biz kendimiz odun topları, sizin zahmet çekmenize gerek yok. Hazret (s.a.a) buyurdu: Biliyorum, ama kendimi sizden üstün saymak istemiyorum, çünkü Allah’u Teala kendini başkalarından üstün sayan kulundan hoşlanmaz.”
Müntehal-amal", 1. cilt, s. 18.
İmam Hüseyin(a.s.) Kerbelaya varmadan önce Müslim Akil ile Şehit olanlar :
1. Müslim bin Akil
2. Muhammed bin Müslim Akil
3. Ibrahim bin Müslim Akil
4. Meşkur ( Akil oglularini zindandan kurtaran zindanci)
5. Hani ( Müslim bin Akil´i evinde saklayan)
6. Muhammet bin Kesiyr
7. Mahdum Bin Muhammet Kesiyr
8. Kays bin Arabi
9. Gülam Selam (Basra´da Şehit oldu)
Kerbelâda İmam Hüseyinle (a.s.) birlikte şehit olanlar :
1. Hür bin Riyah
2. Ali bin Hur
3. Urve bin Gulam Hur
4. Mis´ab bin Riyah Hur
5. Abdullah Arm bin Kelbi Ebu Talip
6. Berir bin Hasini Hamadani
7. Veheb bin Kelbi
8. Ömer bin Halil
9. Halil bin Ömer
10. Said bin Hanzala
11. Ömer Abdullah Muhyi
12. Vekkas bin Malik
13. Serih bin Ubeyd
14. Müslim bin Avsece
15. Mahdum bin Müslim
16. Hilal bin Raf´i
17. Abdurrahman bin Abdullah
18. Yahya bin Müslim Mazeni
19. Abdurrahman bin Ürve
20. Maik bin Enes
21. Ömer bin Muta
22. Hasim bin Utbe Vakkas
23. Fazl bin Ali Mürteza
24. Habib bin Mezahir
25. Hamza bin Harir
26. Zeyd bin Muhacir Cafi
27. Enes bin Ma´kel
28. Zehir bin Hassan
29. Cafer bin Müezzin
30. Yusuf bin Haris
31. Maik bin Utbe
32. Faris
33. Hanzala bin Sa´d
34. Zeyd bin Ziyad Saabi
35. Sa´d bin Abdullah
36. Cebave bin Haris
37. Ömer bin Cebave
38. Muhammed bin Mikdad
39. Abdullah bin Deccane
40. Saad bin Gulam Mevley-i
41. Kays bin Rebia
42. Sit bin Seyyid
43. Ömer bin Ferrat
44. Müslim bin Hammad
45 Abdullah bin Müslim
46. Cafer bin Akil
47. Abdurrahman bin Meczub Ilahi Sarib
48. Muhammed bin Abdullah Cafer
49. Muhammed bin Avf Abdullah
50. Avn bin Avf
51. Abdullah bin Imam Hasan
52. Muhammed bin Enes
53. Sa´d bin Deccane
54. Firuzan
55. Kasim bin Imam Hasan
56. Ebubekir bin Imam Hasan
57. Osman bin Ali
58. Avn bin Imam Ali
59. Abdullah bin Imam Ali
60. Abbas bin Imam Ali
61. Ali Ekber bin Imam Hüseyin
62. Ali Asgar bin Imam Hüseyin
63. Imam Hüseyin bin Imam Ali
Ey Felek, utansana, ne kötü iş kurdun sen
Muhtar Ahmed soyuna zulüm çekip durdun sen
Mustafa ev halkına bin zulmü gördün reva
Cefa dolu Yezid'in gönlünü şâd ettin tâ
Fuzuli
Günümüzde herkesimin haberdar olduğu ve çeşitli yorumların yapıldığı bir konu, “Diyanetin Mele veya Molla açılımı.” Bence bu konuda yorum yapan herkes gerçekten objektif olarak konuya bakmıyor, ya çok duygusal, ya gerçeklerden çok uzak veya farklı kesimlerin etkisi ile konuşuyorlar. İleriyi görüp gerçekten mektep kaygısı olan maalesef çok az.